"Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır....."

"Tohum yerde gizlenir de, o gizlenmesi bağın, bahçenin yeşermesine sebep olur." Mevlana

İstanbul’un fethinin 555. yılını idrak ediyoruz.

Konuyla ilgili iki satır yazmadan önce önemli bir iki noktaya dikkat çekmek istiyorum.

Batı dünyasının Türklüğe karşı öfkesinin temelinde iki kilit olay vardır. Bu iki olay tam bin yıl arayla gerçekleşmiştir.

Bunlardan ilki; Türklerin beşinci asrın başlarında Karadeniz üzerinden Avrupa içlerine doğru ilerlemesi ve bu büyük hareketlenme sırasında önüne kattığı kavimlerin büyük bir göç dalgası meydana getirerek Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşüne zemin hazırlamadır.

İkincisi de; Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethederek Doğu Roma İmparatorluğu’na son vermesidir. Yani Roma’nın doğusunu da batısını da Türkler çökertmiştir.

Her iki Türk devlet adamı da en kritik aşamada zehirlenerek öldürülmüştür.

Türklerin her iki Roma'yı sarması da Batı tarihçileri tarafından birer çağın kapanmasına başlangıç yapılmıştır. İlkinde İlkçağ kapanıp Ortaçağ başlamış, ikincisinde Ortaçağ kapanıp Yeniçağ başlamıştır.

Aslında okullarda okutulan çağ taksimatı Batının kendi tarihsel süreçlerini tanımlamaya yöneliktir. Bizim tarihimizle ilgisi yoktur. Bizler kendi çağ taksimatımızı yapacak olsak; Orta Asya’dan büyük göç, Türklerin İslam’a girişleri ve Anadolu kapılarını bize açan Malazgirt Savaşı’nı birer kilometre taşı olarak zikretmemek mümkün müdür? Kaldı ki bu olaylar bizatihi insanlık tarihinin kaderini de birebir etkilemiştir. 

Papa diz çöktü…

Attila Avrupa kıtasının üçte ikisinden fazlasına hâkim oldu. Ülke sınırlarının bir ucu doğuda bir ucu batıdaydı. Hani o tarihte Avrasya tabiri olsaydı, Avrasya denilen koca bir coğrafyanın tek hâkimi durumundaydı.

Avrupalılar kendisinden o kadar çok korktular ki, Attila hiçbir zaman vahşete imza atmamasına rağmen, sırf gücünden dolayı “Tanrı’nın Kırbacı” olarak nitelendirdiler. (Avrupa dillerinde "Tanrı'nın Kırbacı", İngilizce: Scourge of God, İtalyanca: Flagello di Dio, Fransızca: Fléau de Dieu şeklindedir.)

Roma İmparatoru’nun kızıyla evlenen Atilla, çeyiz olarak imparatorluk topraklarının yarısını isteyince, bunu kabul etmeyen Batı Roma'nın üzerine yürüdü. Hiç mübalağa saymayın, 20 Haziran 451 günü yapılan savaşta dünyanın iki yarısı birbiri üzerine yüklendi. Yüz binlerce askeri olan her iki taraf o güne kadar görülmüş en kanlı savaşı yaptı. Aslında tarihin belki de ilk cihan savaşı odur. Savaş 24 saat sürdü. İki taraf da çok büyük hasar gördü, büyük kayıplar verdi. Roma ordusu dağıldı.

452 yılında Attila Po ovasına geldi. Roma’dan yola çıkan Papa 2. Leo, Hun hükümdarının huzuruna çıktı ve Attila'nın önünde diz çöktü… Roma'yı esirgemesini istedi. Bütün şartları kabul ettiklerini, zaten Attila'nın Roma'ya hâkim olduğunu söyledi. Sadece Hıristiyanlık merkezinin (Vatikan’ın) yıkılmaması temennisini iletti. Attila bu rica üzerine Roma'yı fethetmekten vazgeçti, vergiye bağlamakla yetindi.

Hem Vatikan merkezli Katolik kilisesi, hem İstanbul merkezli Ortodosk kilisesi bugünkü varlıklarını her iki Türk hakanına borçludur. İsteselerdi her ikisini de yerle bir ederlerdi. Protestanlık da hakeze...  Onlar İslam'ı yeryüzünden kazımak için mücadele verirken, Türkler onların dinlerine dokunmamışlalrdır.

Attila, İstanbul’un fethinden tam 1000 sene önce, 453 yılında son eşi tarafından gerdek gecesi öldürüldü.

Türklerin Avrupa toprakları üzerindeki baskısıyla gelişen Kavimler Göçü, günümüz Avrupa devletlerinin temellerini atan çok önemli bir olaydır.

İstanbul’un fethinden söz ederken, Attila’yı hiç anmamak olmazdı. Fatih’te bizim, Attila da bizimdir. Bunlar bizim cetlerimizdir.  Soyumuzdan gocunacak, yüksünecek hiçbir ayıbımız yoktur. Ondandır ki, koca Türk tarihinde, Ermeni Soykırımı yalanından başka dillerine dolayacakları bir tek ayıp, diğer milletlere karşı işlenmiş bir zulüm tespit edememişlerdir. Bu yalanın bu kadar büyütülmesinin ve gündemden düşürülmemesinin bir nedeni de budur.

Bizim gençlik, hatta devlet adamlarımız ve tarihçilerimiz Attila’yı unutmuş olsa bile, Avrupalılar ve Rumlar unutmamışlardır. Bugün Kıbrıs’taki Rumlar, KKTC ile Rum Kesimi’ni ayıran Yeşil Hat’ta Attila Hattı demektedirler…

Göçün ilginç faydası…

Hani çarpık kentleşmeden söz edip duruyoruz ya… Şu çarpık kentleşmenin ve kırdan kente göçün tek faydası, İstanbul’u tarihte ilk defa nüfus dengesi açısından Türk İslam yurdu haline getirmesi olmuştur. Kentte Müslüman nüfus bu sayede artmış ve kentin demografik yapısı Müslümanların lehine dönmüştür. İstanbul’da nüfus yoğunluğu Türkler lehine artmamış olsaydı, hiç tereddütsüz diyebilirim ki, ekonomik, siyasi ve askeri açıdan en kötü yılları geçirdiğimiz dönemlerde Batının kentle ilgili farklı talepleri muhakkak söz konusu olurdu. Zaten gizli gündemleri var, aşikâr olmuş olurdu. 

Kabul olan dua...

Evet, bu yıl İstanbul’un 555’nci fetih yıldönümü.

555 gerçekten güzel bir rakam.

Ben bugün konuyla ilgili sadece kısa bir anekdota yer vermek istiyorum.

Ulubatlı Hasan surlara tırmanmadan birkaç gece önce Fatih’in içinde bulunduğu Otağ-ı Hümayun’a (Padişah Çadırı) yaklaşmış ve içeriden gelen hıçkırıklı ağlama seslerine tanık olmuştur. Padişah içeride bir yandan seslice dua etmekte, öbür yandan duası hıçkırıklarına karışmaktadır. Kaldı ki her gece Fatih aynı durumdadır. Ulubatlı Hasan fırsatını buldukça her gece çadıra yaklaşıp duaya âminle iştirak etmeye başlar.

Fatih Sultan Mehmet fethe 1–2 gece kala yine aynı vaziyette dua halindeyken, dışarıdan bir âmin sesi işitir. Bunun üzerine II. Mehmet âmin diyen kişinin bulunmasını ister. Bu Ulubatlı (Uluabat) Hasan'dan başkası değildir. Ulubatlı Hasan’ın her gece Fatih’in çadırına neden bu kadar yaklaşabildiğini konuyu ilk okuduğum andan itibaren merak ettim. Bu sorunun cevabını daha sonra öğrendim.

2 Haziran 1997′de 73 yaşında iken kaybettiğimiz Dr. Haluk Nur Baki, 1988 yılında bir konferans için Bursa’ya gelmişti. O gün konuşmasında, Ulubatlı Hasan’ın Fatih’in çocukluk arkadaşı olduğunu ve çok güzel çocukluk günleri geçirdiklerini söyledi.

Gün geldi, Fatih babasından sonra Padişah oldu. Ortak amaca kilitlenen bu iki dava arkadaşı, biri hünkâr, biri nefer olarak fethin gerçekleşmesine katkıda bulundu. Önemli olan hayırlı projelerin içinde yer almaktır. Başında mı, alt kademesinde mi olunduğu önemli değildir. O kadar ki, Ulubatlı Hasan'ın bir mezarı bile yoktur. Belki o tarihte, isimli ama mezarsız ender kahramanlardan biridir.

Tek parti iktidarı döneminde İstanbul’un fethi hatırlanmadı. Rahmetli Adnan Menderes 1953 yılında fethin 500. yılının kutlanmasına fırsat oluşturdu.

Allah hepsinden razı olsun. Bize düşen onlara layık olmak ve bugün üzerimize düşen görevlerin hakkını vermektir.

(Not; Dr. Haluk Nurbaki Hoca sevenleri tarafından Hakka yürüyüşünün 11. sene-i devriyesinde 2 Haziran pazartesi günü öğle namazından sonra Afyon Belediye kabristanındaki mezarı başında dualarla anılacak.)

www.osmanozsoy.com

Japonya'da bir çocuk 10 yaşlarindayken bir trafik kazasi geçirmiş ve sol kolunu kaybetmiş.

Oysa çocuğun büyük bir ideali varmiş. Büyüyünce iyi bir judo ustası olmak istiyormuş.

Sol kolunu kaybetmekle birlikte, bu hayali de yıkılan çocuğunun büyük bir depresyona girdiğini gören babası, Japonya'nin ünlü bir Judo
ustasına gidip yapilacak bir şeyin olup olmadığını sormuş..

Hoca: Getir çocuğu ..bir bakalim, demiş.

Ertesi gün baba-oğul varmışlar hocanın yanına.. Hoca çocuğu süzmüs ve: Tamam demiş.. Yarın eşyalarını getir, Çalışmalara basliyoruz.

Ertesi gün çocuk geldiğinde hocası ona bir hareket göstermiş ve "bu hareketi çalış" demiş.



Çocuk bir hafta aynı hareketi çalısmış.. Sonra hocasınin yanına
gitmiş. Bu hareketi ögrendim baska hareket göstermeyecek misiniz?" diye sormuş.

Hocanın cevabı: - Çalışmaya devam et olmuş...

2 ay,3 ay,6 ay derken çocuk okuldaki bir yılını doldurmuş.. Çocuk bu bir yıl boyunca hep o aynı hareketi tekrarlamış.

Hocanın yanına tekrar gitmiş: Hocam bir yıldır aynı hareketi yapıyorum bana baska hareket
göstermeyecek misiniz?

- Sen aynı hareketi çalış oglum. Zamanı gelince yeni harekete geçeriz..

2 yıl ,3 yıl, 5 yıl derken çocuk judodaki 10. yılını doldurmuş.

Bir gün hocası yanına gelip. ..."Hazir ol ! " demiş.. "Seni büyük turnuvaya yazdırdım. Yarın maça çıkacaksın!"..

Delikanlı şok olmuş.. Hem sol kolu yok hem de judo da bildigi tek
hareket var.

Ünlü judocuların katıldığı turnuvada hiçbir şansının olmayacağını
düşünmüş; ama hocasına saygısından ses çıkarmamış.

Turnuvanın ilk günü delikanlı ilk müsabakasına çıkmış. Rakibine bildiği tek hareketi yapmış ve kazanmis. Derken.. ikinci ,üçüncü maç....çeyrek, yari final ve final...

Finalde Delikanlının karşısına ülkenin son on yılın yenilmeyen şampiyonu çıkmış. ....

Tam bir üstat, delikanlı dayanamayıp hocasının yanına kosmuş.. "Hocam hasbelkader buraya kadar geldik ama rakibime bir bakın hele.. Bende ise bir kol eksik ve bildiğim tek bir hareket var.. Bu kadar bana yeter.. Bari çıkıp ta rezil olmayayım izin verin turnuvadan çekileyim.."

- Olmaz demiş hocası. Kendine güven, çık dövüş. Yenilirsen de namusunla yenil.

Çaresiz çıkmış müsabakaya. Maç baslamış. Delikanlı yine bildiği o tek hareketi yapmış ve tak.! Yenmiş rakibini şampiyon olmuş. Kupayı aldiktan sonra hocasının yanına koşmuş:

-Hocam nasıl oldu bu iş? Benim bir kolum yok ve bildiğim tek bir hareket var.

Nasıl oldu da ben kazandım ?

-Bak oğlum 10 yıldır o hareketi çalışıyordun. O kadar çok çalıştın ki, artık yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok.

Bu bir,

İkincisi de o hareketin tek bir karşi hareketi vardir. Onun için de rakibinin senin sol kolundan tutması gerekir.!

Bunu anlatan kişi bir de şunu ekledi:

" İnsanlarin eksiklikleri bazen, aynı zamanda en güçlü tarafları
olabilir: Ama yeter ki bu eksiklik kafalarinda olmasin..!!" 

 
Fatih Sultan Mehmet ve Aya İrini
Dr. Doğan DEMİR

 

Aya İrini, Roma İmparatorluğu’nun başşehri Konstantinopolis (İstanbul) olduktan sonra yapılan ilk kilisedir. Aya İrini, İstanbul’un fethinden sonra Topkapı Sarayı’nın Fatih tarafından yeni inşa ettirilen surlarının içinde kalmasına rağmen camiye çevrilmeyen bir kilise olarak da dikkatleri çeker. Gözlerin Aya İrini’ye çevrilmesine vesile olan husus, onun ibretlik hikâyesidir.

Doğu Roma’nın ilk kilisesi: Aya İrini
Romalılar, Milano Fermanı (313) ile Hristiyanlığı kabul etmişlerdir. Bu tarihlerde Hunlar, İç Asya’dan Karadeniz’in kuzeyine doğru göçmeye ve burada yaşayan kavimleri batıya doğru tazyike başlamışlardı. Karadeniz’in kuzeyindeki topraklarda yaşayan barbar kavimler de bu Hun tazyiki ile batıya doğru ilerlemiş ve Roma İmparatorluğu sınırlarına dayanmışlardı. Bunun üzerine Roma İmparatorluğu Orta Avrupa’dan batıya doğru sınırlarını ihlâl eden bu barbar kavimlerle mücadeleye başladı. O dönemde yaşadığı birtakım iç sıkıntılarla bunalmış olan Roma İmparatorluğu, bu kavimleri durdurmakta oldukça zorlanmış ve başşehre yenilgi haberleri birbiri ardına gelmeye başlamıştı.
Roma şehrinin ihtişamından haberdâr olan barbar kavimlerin her biri, orayı ele geçirmek istiyordu. İmparatorluğun -daha da önemlisi başşehir Roma’nın- varlığı tehdit altındaydı. Bu çağlarda bir imparatorluk için başşehir her şey demekti. Başşehrini kaybeden bir devletin yaşaması imkânsızdı.

Tahta yeni çıkmış olan İmparator Konstantin (Büyük), bu tehlikeye karşı şehrin güvenliğinin temin edilemeyeceğine kanaat getirerek Roma İmparatorluğu’nun başşehrini Roma’dan daha emniyetli bir yere taşımaya karar verdi. Bunun için emin bir belde arayışı başladı. Yeni başşehir için o sıralarda Roma İmparatorluğu sınırları içinde olan Yunanistan, İspanya, Fransa, Sicilya, Sardunya hattâ Afrika’dan bazı yerler teklif edildi.

İmparator Konstantin, Anadolu’daki isyanları bastırmak için çıktığı bir sefer sırasında görüp hayran olduğu bugünkü tarihî Suriçi Yarımadası’na yeni başşehrini kurmaya karar verir. Eski Byzas şehri kalıntıları üzerinde şimdi yeni Konstantinopolis (Konstantin’in şehri) veya bizdeki adıyla Konstantiniyye yükselecekti. Romalılar yeni şehri hızla inşaya başladılar.

İmparator Konstantin, şehrin inşasında hiçbir masraftan kaçınmamış, âbidevî binalar şehirde birbiri ardında yükselmişti. 330’larda Konstantinopolis’in kurulması ile Roma’dan içlerinde bilim adamları, bürokrat ve asillerin olduğu birçok insan Konstantinopolis’e göç etmişti.

Roma, Hristiyanlığı bir din olarak resmen kabul etmesine ve imparator da Hristiyan olmasına rağmen, kalblerde Allah’a iman henüz makes bulmamış; çok tanrılı bir inanca sahip Roma halkının bir kısmı tek olan Allah’a inanmayı emreden Hristiyanlığı kabul ederken, bazıları da reddetmişti. Efendimiz’in (sas) dünyaya teşrifinden yaklaşık üç asır önce buraya gelenlerin arasında, asil bir Pers ailesine mensup, daha sonra ismi Hagia Eirene veya Azize İrene olarak anılacak olan Penelope de vardı. Bu genç kız, 330’lu yıllarda Konstantinopolis’te Romalılar arasında henüz saffetini kaybetmemiş ve o devrin hak dini olan Hristiyanlığı bir havarî gibi yaymaya çalışıyordu.

Ancak Romalıların sapkın âdetlerini terk etmeye, hak ve hakikate dönmeye niyetleri yoktu. Penelope’yi aşağılıyor, ona hakaret ediyorlardı. Mârûz kaldığı bu hakaretlere karşı yılmadan dinini tebliğ eden bu cesur kadına güç yetiremeyen eski paganist dinlerin taraftarları, söz ve fikirlerinin tükendiği yerde, tarihteki birçok misâlinde görüldüğü gibi kaba kuvvete başvurdular.

İnsanları hak ve hakikate çağıran birini kendi dinlerine döndürmek için, gözleri dönmüş bir kalabalık toplanmıştı. Penelope dininden dönerse canını kurtaracaktı. Dönmezse, önce eziyet edecekler sonra da öldüreceklerdi. Bu kalabalığın Penelope’yi bulmaları güç olmadı. Onu önce dininden dönmeye zorladılar. Tehditler savurdular. Ancak o dönmedi. Bunun üzerine müşrikler onu yılanlarla dolu bir kuyuya attı. Ertesi gün geldiklerinde Penelope hâlâ yaşıyordu. Yılanlar ona hiç dokunmamıştı. Müşrikler şaşkınlık içindeydi. Buna rağmen isteklerini tekrarladılar; ancak o dininden dönmedi.

Bunun üzerine olan biteni muhtemelen büyü olarak nitelendirmiş ve Penelope’yi büyücülükle suçlamış olacaklar ki, onu taşlamaya başladılar. Ancak taşlar da Penelope’ye zarar vermiyordu. Ne kadar zaman taşladılar bilinmez; ancak taşlanarak da ölmediğini görünce bu işe tam bir Roma çözümü(!) buldular. Zavallı kızı bir çift atın terkisine bağlayıp muhtemelen bugünkü Sultanahmet Meydanı’nda -o zamanın hipodrom meydanında- sürüklemeye başladılar. Gladyatörlerin birbirlerini doğradığı, inanılmaz at ve araba yarışlarının yapıldığı, zevk olsun diye insanların aslanlara parçalatıldığı hipodromda, o gün Penelope vardı. Bu tür hâdiseleri görmeye alışık Romalıların gözleri önünde Penelope’yi kimbilir ne kadar sürüklediler. Belki atlar yorulana, belki de binici sıkılana kadar. Ancak bu işkence bittiğinde de Penelope yaşıyordu.

Halkın arasında bu olanlardan bir şeyler çıkarmak gerektiğini düşünenlerin sayısı bağnazlara galebe çalmış olacak ki, bu vakaya şahit olanlardan birçoğunun Penelope’ye inanıp Hristiyanlığı kabul ettiği rivayet edilir. Bundan sonra Konstantinopolis’te Hristiyanlık hızla yayılmış ve şehirde sulh ve emniyet tesis edilmişti. Roma tarihinin meşhur isyanları bir süre dinmiş, huzur ve sükûn hâkim olmuştu. Bu barış ve sükûnet sebebiyle İmparator Konstantin tarafından, Penelope’ye “Mukaddes Sulh” mânâsına gelen Hagia Eirene veya Aya İrini (Azize İrene) adı verilmiştir.

Bu hâdiselerin, İmparator Konstantin’e tesiri büyük olmalı ki, Penelope’ye sadece Azize İrene demekle yetinmemiş, bugünkü Topkapı Sarayı civarına inşa ettirilen İmparatorluk Sarayı ve Forumunun yakınlarındaki eski paganist Jüpiter Tapınağı’nın üzerine Konstantinopolis’teki ilk kiliseyi yaptırarak, bu mâbede Aya İrini ismini vermiştir.

Fatih ve Aya İrini
1453 yılında İstanbul’u fethedip yeni bir çağ açan Fatih Sultan Mehmet Han, hükümdarlığının yanında yedi dil bilen bir âlimdi. Daha İstanbul’u fethetmeden önce Roma tarihlerini okumuş; düşmanını, kültür başta olmak üzere birçok yönüyle tanımıştı.
Fatih Sultan Mehmet Han, Konstantiniyye’yi fethettikten sonra yaptırdığı Topkapı Sarayı’nın dış surları, Ayasofya ve Aya İrini’nin arasından geçer. Aya Sofya, Fatih’in emriyle camiye çevrilirken, Aya İrini, Topkapı Sarayı Külliyesi’nin içinde kalmasına rağmen camiye çevrilmemiştir.

Roma tarihini çok iyi bilen Fatih Sultan Mehmet Han’ın Azize İrene’nin hikâyesini bilmemesi düşünülemez. Bu şuur ile Fatih, Azize İrene’nin hatırasına ve dinine olan sadakatine hürmetin bir ifadesi olarak, Aya İrini Kilisesi’ni camiye çevirtmemiş; burayı Osmanlı Devleti’nin kıymetli savaş ganimetlerinin korunduğu, padişahın bir nevi özel müzesi gibi muhafaza etmiş, içerisindeki hiçbir resim ve kabartmaya dokunmamıştır. Fatih’ten sonraki padişahlarca da aynı hürmeti gören Aya İrini Kilisesi, Osmanlı’nın son yüzyılına kadar bu durumunu korumuş, 1869 yılında da Müze-i Hümâyûn (Sultanın Müzesi) adını almıştır.

Bugün dünyanın değişik ülkelerinde yürütülen kültürlerarası diyalog faaliyetlerinin yeni bir durum olmadığını, tarihî olarak güçlü bir altyapıya dayandığını benzer birçok vakada görebiliriz. Atalarımızın bu derin hoşgörülerinin işareti olan âbidevî misâller karşısında, onlarla ne kadar iftihâr etsek azdır. Bugün kendini medeni addedenlerin, hattâ dünyaya medeniyet götürdüğünü iddia edenlerin, insan unsuru ve kültür mirasında sebep oldukları tahribatın boyutları bütün dünyanın gözü önündedir. Bugün Müslümanların diğer Müslüman kardeşine bile sabır ve tahammül gösteremediğini nazara alırsak, işimizin kolay olmadığını görürüz. Bununla birlikte Aya İrini gibi tarihî referanslarımızdan bu işin mümkün olduğunu görebiliriz.

Kültür ve medeniyetimizin temellerindeki bu hoşgörü ve diyalog faaliyetlerinin menşeinin aslında Efendimiz’e (sas) kadar uzandığını dikkate almakta fayda vardır. Nitekim Efendimiz (sas) Necran’dan gelen Hristiyan misafirlerine Mescid-i Nebevî’de ibadetlerini hür bir şekilde yapabilme imkânını tanımıştır. Fatih ve birçok Osmanlı idarecisinde örneklerini gördüğümüz bu davranışları onların icat etmediğini, dinlerini iyi anlayıp yaşamalarından kaynaklandığını unutmamalıyız.

 

Sen bu meçhulün faili olabilirsin sadece!

İçli türkülerden geçerken yollar

Hala diriyken tablada kül

İçimde bir gül gözlerinden ölür!

Gitmek dilerim turna kanı mürekkebimde donduğu vakit!

Kırmak isterim hatrını harın!…

İşte,

Derunumda kuyular sıralarken mütercim

Bir Yusuf dilerim, değilken Züleyha!

Aklımın bir ucundan geçerken kalbimin müstakil bahçelerine

Sen bu meçhulün faili olabilirsin sadece!

-bana kal de!-

 

 

Sen bu seslenişin kalbi olabilirsin sadece!

Ellerimde bir demet okyanus vardı oysa!

Münferit güller getirdim sana pusat gölgelerinden!

Ölümü hatmettim kanarken gülbank!

Gördüm tuzlanmış yarada kanı

Ebabiller bekliyordu sırtım namluyla boğuşurken!

Gücenmiş yağmurlar getirdim sana çöl diyarından!

Telef olmuş yanlarım ağrıyor şimdi!

Kaç kalmak bana yeter ki?!

Beter kalsan da bu viranede

Sen bu vedanın şahidi olabilirsin sadece!

-bana kal de!-

 

leylim kül kaldım

muradım yangınlarda!

onikisiekimin

 

Eda AKTAŞ